|
|
|
MUCİTLİK , BİLİM PARKLARI, İNOVASYON ÜZERİNE SEÇİLMİŞ YAZI VE HABERLER Dunyanin en az icat yapilan
ulkesi Turkiye'dir. Zaten "basimiza icat cikarma simdi!" diye bir deyimin
uretildigi bir ulkede sonuc baska turlu olamazdi. Ama su acik ki pek cokseye
ihtiyacimiz var, bunlarin bazilarini kendimiz bulsaydik fena mi olurdu? Cunku
bunun gelismeyle ilgisi yok. En buyuk buluslar mum isiginda yapildigina gore?
Biliyorsunuz mesela Edison ampulu bulana kadar henuz ampulu bulamadigi icin mum
isiginda calismistir.Yani ampulu mumla aramistir. Ve hep ironi ironi dedikleri
iste budur. Cunku icat dedigin patent hakki demektir ve kayda deger bir bulus
insanin yedi ceddini zengin eder. Ama ulkende saglam bir telif haklari yasasi
yoksa insanin icinden icat yapasi da gelmez herhalde.Yani demem o ki en azindan
bir vantilator filan icat edebilirdik. Ya da tost makinesi. Bunlar atla deve
degil diye soyluyorum. Yani MR cihazi demiyorum mesela. O zor tamam ama herhalde
bir teflon tava yapabilirdik. Ama kendi icatcilarimiza deli muamelesi yapinca
uygarliga katki saglanamiyor tabii. Her mahallede vardir kendisi hakkinda "Bu
mu? Manyagin teki mucit o! Kendi kendine acayip seyler icat eder.." diye
bahsedilen biri. Dunyadaki icatlar doneminin kapandigi soylenir ama bu dogru
degildir. Cem Yılmaz Kalkınma ve 'zenginler kulübü'ne katılmanın yolu 'İnovasyon Seferberliği'den geçer İnovasyon konusunda ülke olarak yapmamız gereken çok şey var. Ama öncelik vermemiz gereken en önemli konu, inovasyonun öneminin tüm kesimlerin ve toplum tarafından kavranılmasını sağlamak. Kafam bu hafta iki robota takılı kaldı; biri Japonların diğeri Korelilerin. Bu takıntıyla ilgili olarak kendime bir soru sordum. Anadilimde bir deyim var: “Bu resimde yanlış nedir?” Mecazi anlamda kullandığımız bu deyim herhangi bir konuda “eksik nedir?” veya “sorun nedir? anlamına gelir. Ama bu sefer ne şanslıyım ki, ortada gerçek bir fotoğraf var. İşte yanda gördüğünuz ve birkaç hafta önce Türk basınında geniş yer alan bu fotoğrafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan meşhur robot ASİMO ile tanışıyor. Geçen hafta bir haber bülteni bu resmi tekrar aklıma getirdi. Bu haberde Kore'nin yeni robotu KHR-2'den söz ediliyordu. KHR-2 ASİMO’dan akıllıymış, “öğrenme” kapasitesi, telsiz iletişim kapasitesi varmış vs. vs. ASİMO dünyaya gelen yeni kardeşini kıskansın!Aslında basit olan bu rekabete “inovasyon” deniliyor, yani yeniliği geliştirme. Ve resmin yanlışlığı, Başbakanın elini sıktığı robotun bir “Made in Turkey” etiketinin olmaması. Ara sıra Türkiye'deki mühendisler, üniversite rektörleri, bilimadamları, web tasarımcıları ve müteşebbişleriyle görüşmeye fırsatım oluyor. ASİMO yaratacak zihinsel kapasiteyi her tarafta görüyorum. Peki, robot olmasın. Yeni bir tohum olsun, bir yazılım programı olsun... atıyorum Türkiye’nın üretim koşullarına son derece uygun bir elektrikle çalışan otomobil olsun. Yok. Niye? Yanıt aynı gün elime geçen Avrupa Komisyonu'nun “Annual Innovation Policy For Turkey” raporundaydı. Raporu kaleme alanla telefonla tanışma fırsatım oldu, AB Komisyonu'na ve Dünya Bankası'na danışmanlık yapan mühendis ve bilim kadını Şirin Elçi.Sayın Elçi ile temel bir konuda hem fikiriz. “İnovasyon” dediğimiz konu soyut kaçabilir ama iktisadi kalkınmada, istihdam yaratmada ve AB denilen “zenginler kulübü”ne entregre olmakta belki de en önemli unsur. “Günümüzde inovasyon, tüm firmalar, sektörler ve ülkeler için rekabet gücü kazanmanın olmazsa olmaz şartı” diyor sayın Elçi ve ekliyor: “Üretkenliği, istihdamı artırmanın ve daha çok katma değer yaratmanın, dolayısıyla güçlü bir ekonomiye sahip olmanın yolu inovasyondan geçiyor.” Önce raporu anlatayım, çünkü rapor Türkiye’nın “inovasyon potansiyeli” ile “inovasyon gerçeği” arasındaki uçurumu net bir şekilde gösteriyor. İşte Başbakan/ASİMO fotoğrafına eklediğimiz tablo Türkiye’nin “inovasyon karnesi” olarak algılanabilir. Çeşitli kriterlere göre (yeni patent sayısı, Ar-Ge harcamaları, teknoloji ihracatı vs.), Türkiye sınıfta kalmış. Evet, bu kriterler bazına göre, Türkiye ilerliyor ama baz birikim açısından zavallı Estonya'dan bile geri.Halbuki raporu incelediğimiz zaman, Türkiye’nin sadece Estonya değil, bir sürü AB ülkesini kıskandıracak varlıkları var: TÜBİTAK-TİDEB ve KOSGEB’in desteklediği araştırma projeleri, teknojiye yönelik 11 risk sermaye fonu, üniversiteye bağlı 9 tane Teknopark, Bilişim Vakfı, TÜSİAD ve TOBB’un desteklediği Ar-Ge’yi özendirici çalışmalar ve ödüller ve daha neler neler. Belki bilmem gerekirdi ama bu raporu okuyana kadar, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin Otomotiv Teknolojileri Ar-Ge Merkezi’nden haberim yoktu. Ama kuşkusuz ki, bu merkez AB sürecinde, ciddi bir otomotiv sektörü olan ve bu sektörü güçlendirmeye çalışan Türkiye için önemli bir varlık. Merak eden bana mail atsın, raporu paylaşayım. Devletin son on yılda bilimsel araştırma projelerine doğrudan verdiği hibe ve ucuz kredi, 250 milyon euroyu geçiyor. Tamam belki bu portre Microsoft'u korkutmaz ama azımsanacak bir altyapı da değildir.Bu durumda, sayın Elçi'yi aradım ve şu soruyu sordum: “Raporu okudum, hatta iki kez okudum ve bir yanda Türkiye'nin düşük performansını, bir yanda da öylesine geniş bir faaliyet alanını görüyorum. Ama bunun nedenini bulamıyorum.”Bu konularda onun zengin geçmişini anlatmayayım ama inovasyonun önemini kavramış kişiler arasında kurduğu bir ağın web sitesi var sizlere onu önerebilirim: www.focusinnovation.net. Sayıl Elçi “nedeni” kısaca şöyle açıkladı: "Her zaman konuşulduğu gibi, işbirliğine engel olan kültürel faktörler var. İnovasyonun önünde uzun yıllardır istikrarsız olan ekonominin yarattığı ciddi engeller var. Ama en önemlisi, tüm bu projelerin karşında bir takip ve değerlendirme mekanizması geliştirilmemiş. Örneğin 2000 senesinde hükümet öncelik olarak bir hedef üstlendi, bu da 2005 yılı sonunda, Ar-Ge harcamalarının GSYİH’nın yüzde 1.5 'ine yükseltmek ve Ar-Ge’de istihdamın sayısını on binde yirmiye çıkarmak. “Ulaşıp ulaşamayacağımızı bilmiyoruz. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) en son 2000 senesine ait inovasyon istatistiklerini topladı. Ar-Ge’de ise en son istatistikler 2002 yılına ait. Bu son veriler hedefin oldukça gerisinde olduğumuzu gösteriyor. Üniversite ve özel sektörde projeleri teşvik ediyoruz ama başarılar varsa, takip etmiyoruz. Hibeler veriliyor, ama bunun geri dönüşü ölçülemiyor.” Elçi'ye göre, bu konuda hükümetin en önemli kuruluşu Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK). 1983 senesinde kurulmuş ve kuruluş mevzuatına göre, sene de iki kez toplanması gerekiyor. Son 21 yılda ancak 9 kere toplanmış.Şöyle devam etti Elçi: “BTYK yine de inovasyon konusunda oldukça önemli adımlar atılmasını sağladı. Raporda sözü edilen mekanizmaların büyük çoğunluğu BTYK kararlarının sonucu. Ancak bu konunun tüm kesimler tarafından yeterince sahiplenilmemesi ve gereken önemin verilmemesi uygulamalarda aksamalara, başarısızlıklara yol açıyor. Bir de mevcut uygulamaların ne derece başarılı olduğu, ülke ekonomisine getirilerinin ne olduğu, uygulayıcı kurumların performansları gibi unsurlar ölçülüp değerlendirilmiyor. İnovasyon konusunda ülke olarak yapmamız gereken çok şey var. Ama öncelik vermemiz gereken en önemli konu, inovasyonun öneminin tüm kesimler ve toplum tarafından kavranmasını sağlamak."Bilmiyorum. Ben Ar-Ge uzmanı değilim. Ama bu resmi ve bu sayfadaki grafiği düzeltmek imkansız gibi gelmiyor bana. Başbakan'la tanıştırmak için ASİMO ve KHR-2’den daha akıllı bir robot bekliyorum. David Judson -Referans Gazetesi Fen ve Matematiği Sevdirmek İçin Bilim Parkları Kurulacak TÜBİTAK ile ortak bir çalışma başlatan Milli Eğitim Bakanlığı, öğrencilere fen ve matematiği sevdirmek için bilim parkları kuracak. Parkları gezecek çocuklar, insanın solunum sisteminin nasıl çalıştığını, tabiat olaylarının nasıl gerçekleştiğini görerek öğrenecek. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, öğrencilere fen bilimlerini ve matematiği sevdirmek için gelecek yıl bilim parkları kuracaklarını söyledi. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ile ortak çalışma yürüttüklerini açıklayan Çelik, “Öğrencilerimizin fen bilimlerinde ve matematikte öğrendiklerini, yaşayarak ve eğlenerek daha iyi pekiştirmeleri için Ankara, İstanbul ve İzmir´de bilim parkları kuracağız. Öğrencilerimiz, aileleriyle bu parkları dolaşırken, insanın solunum sisteminin nasıl çalıştığını, değişik tabiat olaylarının nasıl gerçekleştiğini, tabiat tarihi müzesini, fiziği, kimyayı, matematiği görerek öğrenecek. Bilimin sevdirilmesi açısından bu projeye önem veriyoruz.” dedi. Marmara Üniversitesi ve Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yetiştirme ve Eğitim Genel Müdürlüğü´nün ortaklaşa düzenlediği ve 3 gün sürecek 6. Ulusal Fen Bilimleri ve Matematik Eğitimi Kongresi başladı. İstanbul Valisi Erol Çakır Öğretmenevi´ndeki kongrede konuşan Hüseyin Çelik, Türk eğitim sisteminin en büyük probleminin ezberci eğitim olduğunu, bunun önüne geçmek için eğitim müfredatını değiştirdiklerini kaydetti. Çelik, Türk eğitiminde ‘enformatif cehalet´ bulunduğuna dikkat çekerek, “Öğrencinize formülleri ezberletmekten başka bir şey yapmıyorsanız, şartlandırma eğitimine tabi tutuyorsanız buna enformatif cehalet denir.” şeklinde konuştu. Türkiye´nin bilim üretmedeki sıkıntılarından yakınan Çelik, ilköğretim 4 ve 5´inci sınıftan itibaren öğrencilerin dominant zeka türlerini öğrenip, buna göre yönlendirme yapacaklarını anlattı. Çelik, Milli Eğitim Bakanlığı´nın daha ilköğretimden itibaren ‘Çocuklara mucitlik ruhunu nasıl verebilirim?´ düşüncesini yaymaya çalıştığını vurguladı. KAYNAK: ZAMAN, Tuncer Çetinkaya, İstanbul, 10.09.2004 BİZ NİÇİN İCAT YAPAMIYORUZ Önce tarihten ve günümüzden bazı gerçekler:
Bu birkaç satırbaşı dahi, toplumumuzun “icat” konusunda olumsuz -icat düşmanı demek yerine- bir tutum içinde bulunduğunu göstermektedir. Bu olgunun neden(ler)i açıklanamadığı ve sonra da tedavi edilemediği sürece, acımasız uluslararası rekabet arenasında daima başkalarının kontrolunda, başkalarının istediği biçimde yaşamak ve hatta belki de yaşayamamak kaçınılmazdır. Bu olguyu ne inkar edebilir, ne de görmezlikten gelebiliriz. İcat'tan hoşlanmayacak şekilde çocukluk geçirmiş, icatçılıktan uzak bir eğitim görmüş, icatçılığı özendirmeyen bir mevzuat sistemiyle yoğrulmuş ve icat'ların ortasında ondan uzak yaşamış olabiliriz. Bize, gelişmenin yolu olarak yollar yapmak, daha çok çocuğu okullara yollamak ya da bunlara benzer şeyler belletilmiş olabilir. Önümüze daima bir takım “esas mesele”ler konulmuş, kaynak yetersizliği, iç veya dış borçların çokluğu, Kürt sorunu, sanayileşme meselesi vesairenin kafa yorulup çözümlenmesi gereken sorunlar olduğu, icat yapmanın ancak bilime daha çok para ayırmakla mümkün olduğu ya da teknolojinin transfer edilerek de aynı kapıya çıkılabileceği gibi yanlışlar da benimsetilmiş olabilir. Bütün bunlar katı gerçeği değiştiremez. Bir toplum, “innovation” eğilimli kılınamadığı, bakkalından holding sahibine, seyyar satıcısından üniversite hocasına, politikacısından bürokratına kadar herkesin vazgeçilemez tek görevinin ürettiği mal veya hizmetleri geliştirmek, sürekli yeni buluşlar, icatlar yapmak olduğunu, bunun dışındaki tüm uğraşların, kelimenin düz anlamıyla `palavra' olduğunu idrak edemediği sürece kurtuluş yoktur. Şu soruya cevap aranmalıdır: Toplumumuz ve de özellikle okumuş kesimimiz icatçılıktan niçin bu denli uzaktır? Bu bir toplu zihinsel hastalığın dışavurumlarından birisi olabilir mi? (2) 14 Ocak 2000 tarihi itibariyle Erkan Ayral koşullu olarak affedilmiştir. Genç bir hakim tarafından öne sürülen koşul, “bir daha böyle icatlar yapılmamak” şeklindedir. Bu yazının yazarı o mahkemeye müdahil olarak katılmış ve bu sözlere bizzat şahit olmuştur. Ekim 2001, Tınaz Titiz
|